Diriliş: Ertuğrul ve İbn-i Arabi

ibnil arabi resimleri
Paylaş
 

Osmanlı Sultanlarının, Osmanlı kültürünün çarpıtılarak anlatıldığı ifade edilen Muhteşem Yüzyıl dizisi izleyenler tarafından ağır eleştirilere maruz kalmıştı. Trt’de geçtiğimiz aylarda yayına giren başrollerini Engin Altan Düzyatan , Esra Bilgiç ve Kaan Taşaner’in oynadığı Diriliş Ertuğrul dizisi ise büyük çoğunluk tarafından benimsenmiş durumda. Her bölümü ilgiyle izlenilen dizinin ilerleyen bölümlerinde Şeyh Edebalilerin, Akşemsettinlerin yer alıp almayacağı şimdiden merak konusu oldu.

 

diriliş ertuğrul

Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş döneminin anlatıldığı dizide Ertuğrul Gazi ve İbni Arabi arasında geçen diyaloglar sosyal medyada en fazla konuşulan konular arasında yer almaktadır. Kimi tarihçilere göre İbni Arabi ve Ertuğrul Gazi hiç karşılaşmasa da dizide yer alan sahneler herkesi büyülemeye devam etmektedir. İslami tarih kitaplarında Osmanlı Sultanlarının her birinin manevi hocalarının bulunduğu ve sultanların hocalarına karşı çok edepli davrandıklarından sıkça bahsedilmektedir.


ibni-arabi fotoğrafları

İBNİ ARABİ KİMDİR?

İbni Arabi halk arasında Şeyhül Ekber ( Büyük Şeyh) Muhyiddin_i Arabi künyesiyle bilinmektedir. Doğum tarihiyle ilgili olarak bazı kaynaklarda 13. yüzyıl olarak geçse de İslami kaynakların çoğunda 12. yüzyıl olarak kabul edilmekte Endülüs’ün Mursiye kasabasında doğduğu bilgisi yer almaktadır.
En fazla yanlış anlaşılan ve gıyabında eleştirilen kişilerden biridir.

Bazı kimseler Muhiddin’i Arabi’nin dini ve fen ilimlerinde kendisini en güzel şekilde yetiştirdiğini ve 500 den fazla kitap yazdığını söylerken bazı kimseler de kitaplarını okumanın dini tehlikeye sokacağını söylemişlerdir. İbni Arabi’nin kitaplarının bazı Osmanlı Padişahlarınca bile yasaklandığı dile getirilmektedir. Halen kerametleri dilden dile aktarılan İbni Arbi’nin 1239- 1240 yıllarında Şam’da öldüğü söylenilmektedir.

ibni-arabi

İBNİ ARABİNİN BAZI KERAMETLERİ

Bir gün sohbetine inkarcı bir felsefeci gelmişti. Bu felsefeci Peygamberlerin mu’cizelerini inkâr ediyor, filozof olduğu için her şeyi felsefe ile çözmeye kalkışıyordu. Soğuk bir kış günüydü. Ortada, içinde ateş bulunan büyük bir mangal vardı. Filozof dedi ki: “Avamdan insanlar, Hazreti İbrâhim’in (aleyhisselâm) ateşe atıldığı ve yanmadığı kanâatindedirler. Bu nasıl olur? Zîrâ ateş herşeyi yakar kavurur. Çünkü yakma özelliği vardır.” Devam edip bir takım sözler söyleyince Muhyiddîn-i Arabî hazretleri; “Allahü teâlâ, Enbiyâ sûresinin 69. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Biz de: Ey ateş İbrâhim’e karşı serin ve selâmet ol, dedik” buyurmaktadır.” dedi. Ortada bulunan mangalı alıp, içindeki ateşi filozofun eteğine döktü ve eliyle ateşi iyice karıştırdı. Bu hâli gören filozof donup kalmıştı. Ateşin, elbisesini ve Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin elini yakmadığını ve tekrar mangala doldurduğunu görünce iyice şaşırmıştı. Ateşi tekrar mangala doldurup, filozofa; “Yaklaş ve ellerini ateşe sok” deyince, filozof ellerini uzatır uzatmaz, ateşin te’sîrinden hemen geri çekti. Muhyiddîn-i Arabî bunun üzerine; “Ateşin yakıp yakmaması, Allahü teâlânın dilemesiyledir” buyurdu. Filozof onun bu kerâmetini görünce, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.

Muhiddini Arabî bir gün dağa çıkıp:
-Sizin taptıklarınız benîm ayağımın altındadır; diye bağırmaya başladı. Bu söz üzerine zamanın uleması Muhiddin Arabi’nin (Allah benim ayağımın altındadır) dediğine hükmederek küfrüne; kail oldular ve idamına hükmettiler. Kabrini bile belli bir yere değil bir dağa yaptılar. Fakat Muhiddin Arabî Hazretleri bir sözünde:

ibni-arabii

– İza dehaleşşini ilâşşın, zahara kabr-i Muhiddin (Sin sına girdiği zaman Muhiddin’in kabri ve muradı anlaşılır) demişti.

Aradan asırlar geçti. Yavuz Sultan Selim Han Şam’ı fethetti. Orada bu hadiseyi duyup Muhiddin Arabi’nin kabrinin nerede olduğunu sordu. Kimse Muhiddin-i Arabi’nin kabrinin nerede olduğunu bilmiyordu

Dağda koyun otlatmakta olan çobanlara kadar Muhiddin Arabi’nin kabrinin nerede olduğunu soruyor fakat kimseden mutmain bir cevap alamıyordu. Sadece çobanın bir tanesi:

– Efendim dedi, ben kabrin nerede olduğunu bilmiyorum. Fakat şurada bir yer var ki, oradan ne koyunların birisi bir ot yer ne de oraya bir hayvan basar. Oranın otları kendi halinde büyür ve zamanı gelince de kurur gider, dedi. Bunun üzerine Sultan Selim, oranın Muhiddin Arabi’nin kabri olduğuna karar verip kazdırdı. Baktılar ki, cesedleri olduğu gibi duruyor. Oraya muhteşem bir türbe yaptırdı. Sonra O’nun niçin idam edildiğini sordu.

ibni-arabi türbesi
Oradakiler:

-Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır, dediği için idam edildiğini söylediler.

Bu defa; Sultan Selim Han, bu sözü nerede söylediğini araştırıp orayı da buldu. Orayı kazmalarını emretti. Kazdıklarında oradan bir küp altının çıktığını gördüler. Yavuz Sultan Selim şöyle söyledi:

– Hazreti Peygamberimiz, «Dininiz paranız, kıbleniz kadınlarınız» buyurmadı mı? İşte Muhiddin-i Arabî de buna dayanarak, taptığınız ayağımın altında demekle, benim ayağımın altında altın var demek istemiş ama, o zaman bunu kimse anlayamamış ve Muhiddin’i haksız yere idam etmişler, buyurdu. Böylece Muhiddin-i Arabi’nin iki kerameti birden zuhur etmiş oluyordu; biri paranın yerini bildirmesi, biri de Yavuz’un gelip hadiseyi aydınlığa kavuşturması…
Muhiddini Arabî H. 638 (M. 1240)’da vefat etmiş ve Şam’ın Kasyon dağına defnedilmiştir.

Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

yavuz-sultan-selim

 

Yavuz Sultan Selim hicri 920 yılında Muhyiddini Arabi’nin kabrini ziyaret etmiş, onu çok seven bir zatı da türbedar bırakmıştı. Bir gün türbedara; Mısır’a sefer edeceğini söyledi ve susuz cehennemi çöllerin geçilmesinin mümkün olup olmayacağını sordu. Türbedar, Muhyiddin’in ilmine vakıf olması dolayısıyla ona:
“Mısır’ı fethedeceğin Kuranı Kerim’de zikrolunmuştur” dedi. Sultan selim hayretle:
“Acep bu hangi ayettir?” dedi. Türbedar surei enbiyadan, (Velekad ketebna fizzeburi min ba’diz zikri ennel arza yerisüha ıbadiyes salihune) ayetini okudu. Bunun manası: “Tevrattan sonra Zeburda, arza Salih kullarım varis olur diye yazmıştık” demektir. Türbedar:
“Bu ayeti kerimedeki arz dan maksat Mısır’dır. Buradaki zikirde (Z) ebced hesabıyla 700 (k) harfi 20 ve (r) harfi 200 olmak üzere cem’an 920 eder. Binaenaleyh bu tarih, sizin Mısır’ı fethedeceğiniz tarihtir” dedi.
Hakikaten Selim’in türbedarla konuştuğu zaman, hicretin 920.yılı idi. Türbedar: “Alahü Teala, Salih kullarımı Mısır’a malik ederim diye vaad buyurmuştur” demesiyle Sultan Selim hayrette kaldı . selim’in türbedara büyük itimadı olduğundan o sene ordusunu toplayıp Tih sahrasını geçmeğe karar verdi. Bunun için de en sadıklarını müşavere tarikıyla birer birer yanına çağırdı. Kendi reyine itiraz edenleri derhal katlettirdi. Nöbet Adana mutasarrıfı Halil Paşa’ya gelmişti. Sultan selim ona:
“Askeri dağıttık. Mısır sultanının da fazla askeri var. Buraya gitmek isterim senin fikrin nedir?” dedi. Adana mutasarrıfı Sultan Selim’e:

endülüslü ibni arabi

“Sen kalbine bak. Kalbinde şecaat ve doğruluk varsa nusreti ilahiye sana teveccüh eder” deyince Selim ona hilat giydirdi. Ve sonra deminki ayeti kerimeyi okuyarak, türbedarına (zikir) kelimesinin hesabını yaptırarak bunun dokuz yüz yirmi yılını gösterdiğini anlattı ve sonra Allahü Teala’nın Bu sene Salih kullarımı arza varis kılarım kelamını izah ederek, arzdan murat Mısır olduğunu ileri sürdü ve 923 yılında Mısır’a girdi. Aşağı yukarı bu tarih bu zamanı gösterir. 922 senesi Recebin 26’sında Osmanlılarla Mısırlılar Dabık ovasında çarpıştılar. Bu muharebenin neticesinde de Mısır fetholundu.

Bir kişi, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin büyüklüğüne inanmaz, ona buğuz ederdi. Her namazının sonunda da ona on defa lanet etmeyi kendisine büyük bir vazîfe kabûl ederdi. Aradan aylar geçti, adam öldü. Cenâzesinde Muhyiddîn-i Arabî de bulundu. Cenâzenin affedilmesi için Cenâb-ı Hakka yalvardı. Definden sonra arkadaşlarından biri, Muhyiddîn-i Arabî’yi evine da’vet etti. O evde bir müddet murâkabe hâlinde bekledi. Bu arada yemekler gelmiş, soğumuştu. Ancak saatler sonra murâkabeden gülümseyerek ayrıldı ve yemeğin başına gelip buyurdu ki: “Bana hergün namazlarının sonunda on defa lanet okuyan bu kimse, af ve mağfiret edilinceye kadar Allahü Teâlâya hiçbir şey yememek ve içmemek üzere ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Yetmiş bin Kelime-i tevhîd okuyarak rûhuna bağışladım. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim.”

ibn-i-arabi

İBNİ ARABİ’NİN VASİYETİ

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri vasıyyetinde buyuruyor ki: “Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse. Herşeyden önce sana lâzım olan, sana kendi ayıb ve kusûrlarını gösterecek, seni nefsine itâattan kurtaracak bir üstâd (hoca) lâzımdır. Şayet böyle bir zâtı aramak için uzak memleketlere gideceksen, sana ba’zı nasihatlerde bulunayım. O zâtı bulduğun zaman, onun huzûrunda, yıkayıcının elindeki meyyit, (ölü) gibi ol. (Çünkü meyyit, yıkayıcının irâdesine göre hareket eder. Yıkayıcı onu istediği tarafa çevirir. Meyyit, yıkayıcıya asla i’tirâz etmez.) Sakın hatırına o zâta karşı i’tirâz gelmesin. Hâlini ondan gizleme ve onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzûrunda, kölenin, efendisinin huzûrunda oturuşu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap. Sana emrettiği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinde koşma. Ona bir rü’yânı veya başka bir hâlini arz ettiğin zaman, ona cevâbını sorma, ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman ile beraber olma. Arkadaşlık etme. Hocanı seveni sev ve ona yardımcı ol.

 

O zâta, hiçbir işinde itiraz etme. Bunu niçin böyle yaptın? deme. Sana ne iş vermişse onu yap. Öyle otur ki, o zatın, senin oturuşundan haberdar olduğunu unutma. Edebi asla terk etme. Yolda giderken onun önünde yürüme. Devamlı ona bakma. Çünkü böyle yapmak, hayayı azaltır, ona karşı hürmeti kalpten çıkarır. Ona olan sevgini, onun emirlerine uyup, yasak ettiklerinden sakınmak sûretiyle göster. O zâta yemek ve yiyecek takdim ettiğin zaman, diğer lâzım olan şeyler ile beraber önüne bırak, kapının yanında edeple dur. Eğer sana seslenirse cevap ver. Yoksa yemeğini yiyinceye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana sofrayı kaldırmanı söylediği zaman hemen kaldır. Sofrada bir şeyler kalıp, senin yemeni emrettiği zaman, itiraz etmeden ye. Başkasına verme.

ibnil arabi

O zâtın mekrinden çok sakın ve kork. Çünkü bazen onların, talebelerine mekirleri vardır. Onunla beraber olduğunda pek dikkatli ol. Eğer senden o zâta karşı edebe uymayan bir husûs meydana gelip, onun bundan haberi olduğu hâlde, sana müsamaha gösterdiğini, seni cezalandırmadığını görürsen, bil ki bu onun sana mekridir. O zât, bulunduğu yerden çıkıp gitmek istediği zaman ona nereye gidiyorsun? deme. Ona, işleri husûsunda sana görüşünü sormadan, görüş beyân etme. Şayet seninle istişâre ederse, ona göre muvâfık olanın, sana göre de muvafık olduğunu söyle. Haddizatında onun seninle meşveret etmesi, senin görüşüne muhtaç olduğundan değil, sana olan sevgisindendir.

 

Böyle bir zâtı aradığın müddet içerisinde, şunlara dikkat et: İlk yapacağın şey; tövbe etmek, üzdüğün kimseleri râzı etmek, üzerinde hakkı bulunanlara haklarını geri vermek, günah ve isyan içerisinde geçen ömrün için ağlamak, ilim ile meşgûl olmaktır. Abdestsiz olma. Abdestini şartlarına uygun al. Abdestin bozulunca, hemen abdestini al. Abdest aldığın zaman iki rekat namaz kıl. Cemaatle beş vakit namaza ve evinde nafile namaza devam et.

ibnil arabi resimleri

Abdesti en güzel ve şartlarına uygun olarak al. Her hareket ve işine Besmele ile başladığın gibi, abdest almaya da Besmele ile başla. Ellerini, dünyayı terk etme niyeti ile yıka. Ağzına gelince, ağzı yıkarken okunan duaları oku. Tevazu ve huşu’ içersinde, kibir hâlinden sıyrılmış bir vaziyette burnuna su al. Yüzünü haya ederek yıka. Ellerini, dirseklere kadar tevekkül hâli üzere yıka. Başını, kendini alçaltarak, muhtaç kabul eden kimsenin tavrı ile mesh et. Kulaklarını, en güzel ve doğru sözleri dinlemek için mesh et. Ayağını da müşahede toprağına basmak için yıka. Sonra Allahü Tealaya hamd-ü senada bulun. Resulullaha ( aleyhisselâm ) salât-ü selâm oku. Sonra, namaz kılarken, Allahü Teala’nın huzûrunda durur gibi dur. Yüzün ile Kâ’be-i muazzamaya döndüğün gibi, kalbin ile de Allahü Tealaya dön. Kul olduğunu, Rabbine ibâdet ettiğini düşünerek, hürmetle tekbîr al. Rükû’dan kalkınca, secdede ve diğer bütün hareketlerinde, Allahü teâlânın kudreti ile yaşadığını düşün. Selâm verinceye kadar ve selâm verdikten sonra, bu düşünce üzere kal. Evine girdiğin zaman da iki rek’at namaz kıl.

 

Acıkmadıkça yeme. Yemeği doymadan bırak. Fazla su içme. Yemeği ihtiyacın kadar ye. Yemek yerken, lokmayı ne büyük ne de küçük alma. Orta derecede al. Lokmayı ağzına kor iken, Besmele-i şerîfeyi oku. Lokmayı iyice çiğne, sonra yut Yemekten sonra Allahü Tealaya hamd-ü senada bulun.”

 

Turkiyeistihbarat.com

  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

YAZAR HAKKINDA

Türkiyeİstihbarat Takip İçin
TÜRKİYE İSTİHBARAT TAKİP