Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ
Prof. Dr. Ahmet  AKGÜNDÜZ
11 Şubat 2015 Çarşamba
akgunduz@osmanli.org.tr
II. Abdülhamid ve Osmanlı

II. Abdülhamid devrinin “Devr-i İstibdâd” olduğu söylenmektedir. Bu iddia doğru mudur ve gerçekten II. Abdülhamid’in şahsî idare devri-nin temel özellikleri nelerdir? Özellikle ittihâd-ı İslâm siyâsetinin bu idarede rolü var mıdır?

Abdülhamid devrine devr-i istibdâd adını verenler, sadece ve sadece onun muhâlifi olan ittihâdcılardır. Ancak Meclis’in kapatılması meselesinde ifade etttiğimiz gibi, Sultân Abdülhamid, tarihin kanunlarına uyarak, Osmanlı Devleti’ni yıkılmaktan ve parçalanmak-tan kurtulmak için, Bediüzzaman’ın yerinde ifadesiyle, “mecburî, cüz’î ve yanlış olarak tamamen kendisine isnâd olunan hafif istibdâd”’a mecbur kalmıştır. Peki 30 yıl devam eden ve dünyanın muazzam bir parçası üzerinde hâkim olan bu şahsî idarenin özellikleri nelerdir?

Evvela, yanlış anlaşılan bir hususun altını çizmemiz gerekmektedir. Eğer Abdülha-mid’in hükümetlerinin ve devlet ricalinin yaptığı bir istibdâd varsa, bunu, dünyadaki baskı idareleri ile ve özellikle de İttihâd ve Terakki Partisinin uyguladığı oligarşik istibdâd ile kıyaslamak mümkün değildir. Zira batıda istibdâd deyince, bir şahsın veya grubun yargı, yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplaması manası anlaşılır. Halbuki II. Abdülhamid devrinde, yargı tamamen şer’î hükümler çerçevesinde ve kadılar veya hâkimler tarafın-dan yürütülmüştür. En çok tenkit edilen Yıldız Mahkemesi meselesi, ayrıca izah oluna-caktır. Yasama ise, 1876’da Kanun-ı Esâsí kabul edilmeden evvelki gibi, Tanzîmât devri-nin temel özelliği olan Meclisler eliyle yürümüştür. Hatta bazı hukukçular, tamamen ehli-yetsiz kişilerden oluşan Meclis yerine, hukukçuların teşkil ettiği bu tarz meclisleri tercih etmektedirler. Gerçekten de bu dönemde yasama gücü, Divan-ı Ahkâm-ı Adliye ve Şûrây-ı Devlet tarafından kullanılmıştır. Bazan Meclis-i Vükelâ ve kurulan Meclis-i Mahsûslar da bunlara yardımcı olmuşlardır. O zaman geriye sadece yürütme gücü kal-mıştır. II. Abdülhamid’in yürütme gücünü, kendi kontrolündeki Meclis-i Vükelâ ve özellikle de devleti korumak için kurduğu Hafiye Teşkilâtı ile birlikte yürüttüğü doğrudur. Ayrıca sadrazamı ve nâzırları, kimseye danışmadan azil ve nasb etmesi, yürütmedeki tek güce misâl olarak verilebilir. Bu noktada, Meclis-i Meşveret usulüne riayet etmediği için, bazı İslâm âlimleri de onun zamanındaki icrâatlara istibdâd yaftasını vurmuşlardır. Netice olarak, Abdülhamid’in devrini, bütün hak ve hürriyetleri askıya alan bir baskı rejimi ma-nasında istibdâd devri diye vasıflandırmak mümkün değildir.
İkinci olarak, Sultân Abdülhamid, 30 yıl devam ettirdiği bu idareyi kaba kuvvete dayandırmamıştır. Onu istibdâd ile suçlayan İttihâdcılar, asıl kendileri kaba kuvvetle istib-dâd idaresini sistematik hale getirmişlerdir. Elbette ki Osmanlı zâbıtası denilen polis iş başında olmuştur; hafiyye tabir edilen istihbârât elemanları işe karışmıştır; ancak II. Abdülhamid, orduyu iç siyâsette aslâ kullanmamıştır ve en önemlisi de muhâlifleri için sürgün cezasından başka bir yola başvurmamıştır. Orduyu sadece devlete isyan eden isyancılara karşı (Ermeniler gibi) kullanmıştır. İç siyâsette orduyu kullanmak, İttihâdcıların marifetidir.

Üçüncü olarak, Sultân Abdülhamid, şahsî idaresini devam ettirmek için, asla idam cezasına ve suikast sistemine başvurmamıştır. En azılı muhâliflerini bile, nâdiren ve hafif hapis cezaları ile susturmak yoluna gitmiştir. Siyasi olan bütün hapis cezaları, kısa bir müddet sonra, mecburî ikamete çevrilmiştir.

Dördüncü olarak, Sultân Abdülhamid’in şahsî idaresini devam ettiren tek unsur, müstakim bir hayat yaşaması sebebiyle halk nazarında veli kabul edilerek itibar edilmesi ve bütün dünya Müslümanlarının halifesi ünvanıyla çok büyük bir prestije sahip olmasıdır. Saltanat itibariyle 30 milyonu ve Osmanlı Devleti’nin temsil eden Abdülhamid, hilâfet itibariyle de 300 milyonluk bütün İslâm âlemini temsil ediyordu. Abdülhamid’in hilâfet ve ittihâd-ı İslâmı kullanmaktaki dehası, dostları ve düşmanları tarafından kabul edilen müs-tesna bir özelliğidir. Halife sıfatıyla yeryüzünde Allah’ın gölgesidir ve Müslümanların en güçlü insanıdır. Düşmanları onu yıktıkları zaman, bütün İslâm âlemini yıkacaklarının far-kındaydılar. Padişahlıktan düşürüldükten sonra meydana gelen olaylar, onun politikasının ne kadar gerçekçi olduğunu ispatlamak için yeterli delildir.

Beşinci olarak, Abdülhamid, icrâdaki gücünü sonuna kadar kullanmıştır; onun za-manında imar ve maarif alabildiğine ilerlemesine rağmen, basın ve yayına koyduğu san-sür, devrinin mühim özelliklerindendir. Hele teşkil ettiği hafiyye teşkilâtı, özellikle son zamanlarına doğru, can yakmaya ve lüzumsuz sürgünlere sebep oluyordu. En çok önem verdiği hususlar, birinci derecede maarif ve ikinci derecede bayındırlıktır. Hatta onun muhalifi olan Hüseyin Câhid, “İmar ile siyasi iktidar mümkün olsaydı, Abdülhamid, hayatının sonuna kadar tahtta kalırdı” demiştir. 33 yıllık saltanatı içinde, okuma yazma ortalama beş misli artmıştı.

 

Altıncı olarak, onun şahsî idaresinin devam etmesinin sebeplerinden biri de, halkın Abdülhamid zamanında hayatından memnun olmasıydı. Halk devletin iyi yönetildiğine ve meşru sahibinin elinde olduğuna gönülden inanıyordu. Onun için aleyhteki faaliyetler etkili olamıyordu. Enflasyon sıfırdı. Hayat inanılmaz derecede ucuzdu. Evler çok ucuzdu. Ken-disi bütün dinî vazifelerini yerine getirdiğinden, dindar halk da kendisine çok bağlıydı. Müslümanlar, Abdülhamid’i candan sevdikleri gibi, gayr-i müslimler de, onun saygın bir şahsiyet olduğuna inanıyorlardı. Çünkü dünyada açlığın ve sefilliğin hâkim olduğu bir devirde, Osmanlı vatandaşı, huzur içinde yaşıyordu. Osmanlı ülkesinde Türklerden sonra ikinci Müslüman nüfusu teşkil eden Araplar, Sultân Abdülhamid’e âşık idiler ve kendileri de kavm-ı necîb olarak mu’âmele görüyorlardı. Müslüman Kürdler de, kendilerini Erme-nilere karşı koruyan Abdülhamid için canlarını fedaya hazırlardı. Ayrıntılı bilgi isteyenler, Yılmaz Öztuna’nın Abdülhamid’le alakalı yazdıklarına bakabilirler.

Yedinci olarak, Sultân Abdülhamid’in elbette ki muhâlifleri de vardı. Bunlar şunlardır: a) Avrupa’da tahsil gören bazı gençler ve genç subaylardır. Buna Galatasa-ray Mektebi gibi seçkin okullarda okuyanları da katmak gerektir. Aleyhindeki ilk propa-ganda yapanların, Rusya’dan gelen gençler, Avrupaî hayat yaşayan ailelerin çocukları, Arnavudlar gibi Türk olmayan aile çocukları olması dikkat çekmektedir. b) Avrupalılar, milyonlarca Hıristiyan’ı pençesinde tuttuğu, hilâfet sıfatıyla Müslümanlar üzerindeki ma-nevi nüfuzunu kullandığı ve güttüğü dış politika ile Hıristiyan devletleri birbirine düşürdüğü için, Abdülhamid’i asla sevmiyorlardı. c) Filistin’i kendilerine satmadığı için Yahudiler ve Müslümanları kırdırtmadığı için de Ermeniler Abdülhamid’i sevmiyorlardı. d) Hicaz demir-yolu ve Bağdad demiryolu ile petrol bölgelerini onların elinden alan Abdülhamid, İngilizler ve Fransızlar tarafından da asla sevilmiyordu. Kısaca dinini ve vatanını sevenler, II. Ab-dülhamid’i seviyor; ama bu iki değere düşman olanlar Abdülhamid’i sevmiyorlardı.

Son olarak, son zamanlarda hafiyye teşkilâtının olur olmaz jurnallerle bazı zulüm-lere girişmesi ve 30 yıldır devam eden şahsî idare devrinin ister istemez bir nevi istibda-da dönüşmeye başlaması, Mehmed Âkif ve Bediüzzaman gibi bazı İslâm âlimlerinin de, İttihâd ve Terakki Partisini tasvip etmemelerine rağmen, Abdülhamid’e bazı ikazlarda bulunduklarını ve hatta hürriyet-i şer’iyyenin ilanı için bazı yazılar kaleme almalarını da burada kaydetmeliyiz. Kısaca Saray’da Hünkâr, halk arasında Padişah, resmen Hâkân, İslâm âleminde Halife-i Rûy-ı Zemîn ve Emîr’ül-Mü’minîn olan II. Abdülhamid, nev’i şahsına münhasır bir idare tarzı kurmuştu .

  Sosyal   Medyada   Paylaşın
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Türkiye İstihbarat
300x250 reklam alanı
Facebookta bizi bulun
TÜRK DÜNYASI